21 Haziran 2018 Perşembe

KOCA DÜNYA’DA SOSYAL HİZMET TEMSİLİ


                       
                                                             



Son yılların iri ufaklı gelişen Türkiye Sineması’nda Reha Erdem’in çıtasını düşürdüğü “Şarkı Söyleyen Kadınlar” ile özlediğimiz sinemasına giriş yapan Koca Dünya filminde “Sosyal Hizmet” üzerine düşünmek istedim. İtiraf etmeliyim ki, Erdem’in sinematografisinde “Hayat Var” dan sonra, beni etkileyen başka bir film gelmez diye düşünmüştüm.

Her ne kadar Reha Erdem, “filmimde herhangi bir metafor yoktur,” demişse de psikanaliz, ekoloji, veganizm, evrim ve birçok yönetmene (Lars von trier esintileri özellikle) oldukça atıfta bulunan filmde, aslında “Türkiye’de sosyal hizmet müdahalesinin” olamayışını, olamama halinin bireysel yıkımları açısından da incelenebilir sanıyorum. (En azından benim incelemek istediğim bu.)

Ali ile Zuhal yetimhanede tarafından büyütülen, iki gençtir. Ali, bir tamircide çalışarak hayatını kazanmaktadır. Başka bir ailenin yanında kalan kız kardeşi Zuhal  ile görüşmesine aile izin vermemektedir. Bu duruma daha fazla dayanamayan Ali kardeşini bir gün motosikletiyle alıp İstanbul'dan uzak bir yere kaçar. Ormanın derinliklerinde yaşamaya başlayan kardeşler için vahşi doğada hayatta kalmaya çalışmaktadır.

 Sosyal hizmette önemli görülen katılımcı metodoloji, “iyilik halini geliştirmek ve yaşam zorluklarıyla mücadele etmek için yapılarla ve insanlarla çalışılır” şeklinde ifade bulur.

Sosyal hizmet, yukarıdaki metodolojiyi çeşitli alanlar üzerinden uygulamaya çalışır. “Çocuk Alanı” bu alanlardan birini oluşturmaktadır. Filmde Ali ve Zuhal çocuk oldukları, kardeş olup olmadığını tam olarak bilinmemesine rağmen “yetimhanede” yetiştirildikleri, Zuhal’in evlat edinilmesi, evlat edinildiği ailede yaşadığı cinsel istismar,  sosyal hizmet açısından incelenmeyi açıklığa kavuşturan temel ögeler olarak karşımıza çıkıyor.


Sosyal hizmet uygulaması, bir ülkenin sosyal politikasından ve siyasal durumundan, koşullarından, imkanlarından bağımsız ilerlememektedir. Dolasıyle, kadına, çocuğa ve sosyal hizmetin alanına giren birçok dezavantajlı gruba (bu kelimeyi sevmiyorum) yönelik bakış açısı, uygulama ile paralel gider.

Filmde , karakterlerin kardeş olup olmadığını bilemediğimizin belirsizliği, aradaki doğanın görüntüleri ile kurulan erotik imaların kendisi, ensest tabusunu çağrıştırmaktadır, konuşulamayanı görüntüler ile sunmaktadır sanki Erdem. Uygulamanın uygulanamama imkansızlığını göstermektedir belki de.

En son birçoğumuzun “Karaman Olayı” ile hatırlayacağımız, Ensar Vakfı’ndaki çocuk istismarları sürecinde dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanının Sema Ramazanoğlu’nun tutumu, filmde  Zuhal’in keçiye “baba” çığlık atması  içinde buluruz. Devlet, çocuklar için babadır, baba ise ya tecavüzcüdür ya da yoktur.

Zuhal’in yine “babası”nı arayan “delirmiş” kadın cesedine sarılması, çok yerinde bir sosyal hizmet ifşasıdır. Kurumların “kadın cinayetlerinde” etkin rol oynayamaması, tıpkı filmde olduğu gibi, kadını arayan “anneleri”ni kaybeden bir erkek güruhu, kadını “anne” olarak fanuslayan bir toplumun izleğidir. Baba, erkektir ve kadınlar babaları tarafından öldürülür.

Ali, Zuhal için bastırdığı erotizmi (o psikanalizin konusu emin değilim), trans kadın fahişe  ya da falcı olan fahişede bulur sanki. Sosyal hizmet,  dönemin sosyal algısına göre de şekillendiğini belirtelim. Sosyal hizmet deyince, literatüre sadece yaşlı, engelli, (herhangi bir grubun başka bir gruba üstünlüğü/hiyerarşisi değil kastettiğim) yoksullara sosyal yardım, gibi konuları koyarak ile yetindi yıllarca. Ali’nin sevişip kucağında “şefkati” aradığı trans kadını, devlet kadar görünmez kıldı. Erdem, geleceği yorumlayan düzcinsiyet kadının dolandırıcılığı ile trans fahişenin sessiz şefkati arasında bize soru üretmektedir. Ne önemi var?

Çocuk şarkıcı Aytül’ün aslında yine 90’larda çocukluğunu bildiğimiz Ceylan’ın bir şarkısını söylemesi, sadece Ali’nin Zuhal’e hissettiği anlamdıramadığımız erotizmi değil, aynı zamanda filmde çocuklara olan erotizmi ifade etmektedir. Yine bu sahne, Yunan yönetmen Alexandros Avranas’ın Yunan toplumunun ekonomik kriz ile sosyal politikaların çöküşünün sosyal çöküşe neden olduğunu kanıtlayan enfes yapıtı Miss Violence (Şiddet Güzeli) filmine benzemektedir, bu benzerlik belki de bilinçli bir, her iki toplumun geldiği noktayı gözler önüne serildiğini göstermektedir.

Koca Dünya’da kurumlar çökmüştür, babalar yoktur, bir taksi ücreti için yalvaran, taşra acil servislerinde  kimliksiz,  acı çığlıklarla“baba” larını arayan, orospular, tek ayakkabısı yerine konulamayan Külkedisi masalı, “korkmayan yalnız kalan sadece”ler vardır. Beden tecavüz edilmek için vardır, (Aracagök,2017) Koca Dünya’da kadınlar ve çocuklar tecavüz edilmek için konulmuştur.  Ülkedeki uygulanamayan ucuz sosyal hizmete tokattır. Giderek artan çocuk istismarlarına, kadın cinayetlerine, tumturaklı ses çıkartmayana bir “baba” çığlığıdır.

Erdem, ileriki yıllarda bize nasıl filmler verir bilinmez ama Koca Dünya, bir yenisi gelene kadar, psikolojiden, psikanalizden, sosyal hizmete kadar birçok disiplin tarafından yorumlanası,  sulu demagojiye kaçmayan, bir sinemaseverin “pekala başyapıt bu” dediği bir film bırakmıştır bu dünyaya.

                                                                                                             




Künye;

Koca Dünya, 2016
Yönetmen: Reha ERDEM
Oyuncular: Ecem Uzun, Berke Karaer, Hakan Çimeneser, Melis Akman, Murat Deniz, Ayta Sözeri,




KAYNAKÇA

Tolga, M. 2016, http://www.beyazperde.com/filmler/film-249225/
 Erişim Tarihi: 04.05.2018, https://www.sinemalar.com/film/242451/koca-dunya-2016
 Erişim Tarihi: 04.05.2018,  http://www.shy.hacettepe.edu.tr/tr/menu/genel_tanitim-10
Aracagök, Z. Sinecine, Sayı: 16, 2017, Reha Erdem / Koca Dünya: 'Crypt' + 'Effect'











24 Ocak 2018 Çarşamba

American Honey (2016): Aynı gemide miyiz?



American Honey’i özetleyen, en iyi cümle belki de; “Amerika gibi hissediyorum”dur. Seyirciyi de ana karakterin Star’ın, (Sasha Lane)  bir çalıntı arabada dans ederek, “Amerika gibi hissetmeye” çağıran bir film American Honey.
Film; bir grup gencin, yollara düşerek dergi satarak geçimlerini sağlamaya çalışması ve bu “sağlama”nın kendisini yollarda ve filmin 163 dakikalık süresinde, bizi de “kolaylıkla” şahit olamayacağımız tecrübe ile göstermeye çalışıyor. Açılış sekansında çöp toplayarak geçimini “sağlayan” Star’ın belki de”promosyon ürün var mı?” diye göz gezdirdiği AVM’de, bu bir grup genç –  en çok da Jake (Shia LeBeouf) – ile karşılaşmasını, “onlardan” olmak istediğini anladığımız, babasının – ki burada Andrea Arnold, aslında babanın üvey mi öz mü olduğu muğlaklığını vererek, bize “gördüğünüz Amerika’nın” belirsizliği işareti mi veriyor acaba diye düşündürtür- tacizlerine dayanamayarak, iki kardeşini , sadece Vietnam Savaşına ağıt yakan bir Country şarkısında oynadığını gördüğümüz annesine bırakarak, gençlerimize katılıyor.
Bizim de Star’ın da endişeli, Malickvari yolculuğumuz başlıyor aslında. Filmin “we found love” ile başlayan soundtrackine paralel bir öykü izliyor. Hiç hayali olmamış, olamamış bir grup gencin, R&B, Rap, Pop, Country… vb. gibi müzik türlerine kadar uzanan film müziği yine de “amerika gibi hissettirmeye” çalışıyor. Arnold, Star, Jake ve bir şekilde nasıl lider olduğunu anlamadığımız, sınıfsal statü olarak onlardan üstünlüğünü nereden geldiği “muğlaklaştığı” daha sonra da önemsizleştiği Krystal dışında “diğer” karakterlerin içi doldurulmuyor. Ben bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum, bazı sinema eleştirmenlerini eksiklik olarak gördüğü bu durumun. Hiç hayal kuramayanların, içinde kötülüğün iyiliğini taşıyan Darth Vaderların, eşcinsel arzusunu, o “özgür” sanılan grupta paylaşamayıp, minibüs kabinlerin arkasında “işini gören”lerin, babasından şiddet görenlerin görünmezliğine de tokat vurduruyor Arnold, “diğer”lerini görünmez kılarak.
Bir rekabet malum olunca Star’a, yollarda, bitmek bilmeyen sıcaklarda, kamyonlarda, Krystal – belki de o zaman Amerika gibi hissediyoruz. – Star’a sınıfsal üstünlüğünü vurguluyor. Yönetici , işçi, serbest piyasa, petrol, para,  hiç okunmayan, kendilerinin bile okumadığı, “ne yapılırsa yapılsın” ardılında gelişen dergiyi satmak için uydurulan hayat hikayeleri, istenmeyen mastürbasyon,  kovboy eğlencelerine zorunlu katılımlar,  dergiyi hiç alamayacak parası olmayan varoşlarda kayboluş, çıkışsızlık, sıcak,  “we found love” dansı, Krystal’in o vurgulamasında vücut buluyor.


Hep bir şey olurcasına, tetikte tutmayı ustalıkla başarıyor Andrea Arnold. Western – Kovboy kostümü giyinmiş adamları, Star’a “tecavüz mü edecek” endişesi, yollarda bir kaza, gidilen kamyonlarda tır şoförlerinden bir taciz, arsız şiddet kaygılarını enjekte ediyor bizlere. Olacak olan  olunmuş Amerikan Rüyasında, kokain bağımlısı annenin yaşadığı banliyösünde, açılan boş buzdolabında, ihmal edilmiş çocuklarında, natüralist bir anlatımla gösteriyor olmuşu.
Filmin görüntülerinden realizm akmaktadır. Bize bir grup gence acımamızı engelleyen, sevişme sahnelerini doğallıkla gösteren, tünel geçişlerinde, bozkırlarda, araba içlerinde, ışık kullanımının İngiliz sinemasından geldiğini – önceki filmleri; Wuthering Heights, Fish Tank – oraya özgün sadelik ve realizmi ile kucaklıyor.
Bahsedilmesi gereken filmin doğa ile kurduğu ilişki. Star’ın hayvanlarla, her köşebaşında görülen hayvanların gençlerin hayalsizliğine/dostlukla selam etmesi, finalde, “sudan çıkan” Star’ın doğaya dönüş olarak okunmasına eşlik ediyor, bir tür Amerikan gibi hissetmekten kaçış, ormana kaçış olarak.
Son birkaç yılın en iyi filmlerinden, bizi Amerika gibi hissetmeye , bir çıkışsız/darlık simgesi minibüse , Trump’ın Amerikasına, kapitalizmin yalancı özgürlüğüne, seks, içki, uyuşturucu  üçlemesinden beslenen gençleri sömürmesine, hiç hayal kuramamanın yarattığı tahribata tanıklık ettiriyor bizi Amerikan Honey.
Filmden çıktığımda, “Hepimiz aynı gemideyiz” cümlesi,  o geminin aşağılarında yer almamızı sağlamış “davası” devam eden bir “sermaye hırsızı”nı savunmak amacıyla söylenmiş bir devlet büyüğümüzün hatırlattı bana. Bize “Türkiye gibi hissetmemizi” sağlayan American Honey filmine teşekkür etmek istiyoruz dudak kıvrımlarımızla.
Tarık Şimşek
Sinematopya sitesi sağolsun birkaç mail atarak ancak yayınladılar, sonra dedim ki neden burada yayınlanmasın, illa herkes mi okumalı? 

Sinematopya şu notu eklemeyi unutmus, buraya bırakayım:

Bu eleştiri denemesidir, sinema yazarı, eleştirmeni olmak için yazılmamıştır, sadece son dönemde, kişisel sinema yolculuğumun enfes bir durağı olan filme güzellemedir. 

10 Kasım 2017 Cuma

Bar günlüğü ve Hırsız Demet Akalın


                                                         
                                            Hiç yaşamadıklarıma, hiç yazamadıklarıma; 

                                                                 
- "Bir sigaraya ağzıma patlatırım." dedim. 
Şaşırdı, hayatı lokantada çürüyecek olan işletmeci. Oradaki kadınlara ya da parlak oğlanlara sulanacak olan.
- "Tamam." dedi. Patlattım. Hepsini yuttum. Su içtim kana kana. Bir petrol ofisinde durdu. Bir adamla konuştu. Tanıdığı imiş. Onu da kabul ettim. Elimle 31 çekip, küfür etmek istedi. Passolini beni görse filmimi çekerdi. Ayfer tunç kıskanırdı. Hissetmemiş gibi yaptım. GİBİ Yaptım. GİBİ. Yaşamış gibi yapmış gibi. Aşırı kahkahalarımla mutluymuş gibi. Yaptım. Çocuk bana değil, "Sağol Remzi Abi." dedi. Ellerimi sildim. Remzi de bana teşekkür etti. Paketi uzatarak. 

- "Seni nereye bırakayım?" dedi. Bara çek. Dedim. 

Barda, ülkelerinden kaçmış İranlılar ile dans ettim. Leş. Dünya kocaman Leş. İranlı biri "hap var, ister misin?" dedi. Kenarda. Kenarda. Dünya kenarda. Bizi kenarda. 

                                                  Küçük iken kumda oynardım o bile mutlu ederdi beni kumda oynamak 

Barda adam yine geldi. Reddettim. "İkinci el olmam. Git kendine daha parlak bul." Dedim. Gitti. Kasıklarım ağrıdı. Dark room!a girdim. Başımı koltuga yaslayıp, sigara yaktım. Bir el hissettim bacaklarımda. Döndüm. "Ateş var mı?" dedi. ateşin yoksa gecenin bu saatinde burada ne işin var demedim. Yaktım. Elini çektim. Başımı geri yasladım. Bir dünya kurdum kendime. 

               Migros'tan çıkmışım, bir şey istiyor musun diyorum sevdiğime, biber dolması yapacağım, sezen aksu çalacak, cuma günü, ertesi gün iş olmadığı için biraz şarap açacağım, kilosundan dert yakınacak sevdiceğim, gülümseyeceğim, göbeğini okşayarak, mutfakta arkamdan sarılacak, dudağıma bir öpücük konduracak, biraz yoğurt, salata az baharatlı, o ara sigara yakacak, işyerinde ayağını kaydırmaya çalışan patronuna küfür savuracak, küfür balon olacak, mutfakta, 

"Ne yapıyorsun kız?" Geçen seferden grup teklifi yapan trans bacım. Gülümsüyorum. "Hiç oturuyorum." Yanıma çörekleniyor. Güzel oldukça. "Bu gece nanaysın aşkım." Dedim. Kahkaha atıyor, Müzikten duyulmuyor. "Anam hepsinin cebinde, eve taksi ile dönüş parası var sadece." Sigara yakıyor. Etrafa bakıyor. "Sen de yok mu gece bir ayı?" Orospu. "Ne buluyorsun göbekte?" 

               Yemeği bitince kahve yapacağım, köpüklü, yemeği begenmeyecek, biber dolması açılmış, takılacak bana, off diye şımaracağım, kahve kokusu yayılacak, ama diyecek, kahveni hiçbir şeye değişmem diyecek, Cuma ya bugün, dışarı çıkalım mı diyecek, ben film önereceğim, sinema belki de, o benim bayık filmlerinden sıkıldığını söyleyecek, 

Orospunun yanına biri geldi. Kalktı. Bana gülümsedi. Öpücük attım. Demet Akalın çaldı. Kulaklarımı tıkamak istedim. Bizden para kazanması ve bize laf atması bu dünyanın bize kumarı. "Kudur" lafı bizim. Bizim. Aldığınız kültürümüzü, cinselliğimizi, özgürlüğümüzü bize satıyorlar. Bunları düşünmek için çok sarhoşum. Görüntüler eşlik ediyor. Lanet kasıklarım. 

                Ben aslında Tsai Min Liang o kadar da kötü değil diyeceğim, offlayacak, dizi açacak dışarı çıkma teklifini kabul etmediğimden küskün, işyerinde kadın arkadaşlarımdan öğrendiğim revani tarifine başlayacağım, içeriden sesler gelecek, arada tarifi uyduramayacağım, 

Biri geldi yine. Rahat yok. Gençti. Sincan'dan ya da taa konyalardan buralara düşme. Belli. Kokusundan anlıyorum. Bazı erkekleri kokusundan tanıyacak kadar orospu olmuşum. Bazı insanları karakterlerinden tanımayacak kadar saf ama kokuyu alacak kadar köpek. Acıdım. "Bira ısmarlayayım mı?" dedi. Beni bir biraya götürecek, istemedim, kadınlara yaptığının aynısını yapsın istemedim, bir kere de öğretilmeyen bir şeyi yapsınlar, bir kere kendini keşfetsinler. "Dans edelim mi?" dedim. Demet Akalın bitsin artık. Bitsin.  BİT DEMET ARTIK BİTİN. Bizi rahat bırakın, bizi bize bırakın. Konyalardan buralara gelmiş bebeleri kandırabilirsin ama beni değil, asla. 

              İş yapmış yorgunluğu ile koltuğga yığılacağım, TV'deki dizi açık kalmış uyukakalmış, uyandırıp odaya götüreceğim, odaya geçerken izleyeceğim, Diren' i ya da Gizem'i ararım, çocuk muhabbeti yapacağız, Diren'in çocuğu hasta olacak, biraz tedirgin, avutacağım onu, Ozan yurtdışında, sevimli fotolar göndermiş telime, onlara bakacağım, gülümseyeceğim, 

Arkamdan sarılıyor. Kemiriyor. "Arkadaşlarına ayıp olmuyor mu?" dedim. "Arkadaşlarımın ammına koyum" . Boynuma. 

Çekildim, "oha ayı bir destur" demedim, bize gidelim mi dedim? Bir kere hayatında ödün vermeden bir şeylere sahip olsun istedim, korkttu cesaretimden, "arabaya?" çünkü göt değil yüzünü sikmek istiyorumun türkçesi, "arabaya?" Am, yüze daha çok benzer çünkü. 

Olur dedim, 

İnerken demet akalın susmuyordu, adam memnundu, arabada sardığı ottan çektim. 

               tatillerde ailemin yanına gideriz, İskenderun çok sıcak, yağlı bedeni yorulacak, abime vantilatörü açtıracağım, denize gideceğiz, ablam gelmeyecek ama umursamayacağım, denizden sonra sevişeceğiz, utanarak , ailene ayıp olmuyor mu diyecek, kendi aramızda kutlama yapacağız sonra, nişanlanmış gibi, Esra geyik çevirecek, ablam gelmeyecek, umursamayacağım. 


29 Eylül 2017 Cuma

Calm Your Eyes



çıplak, marihuana - şeker, arkadan sarılış, pencereden ankara az ışıkları, ostim oto yıkama yukarı katı, 

- bir şarkı aç 
- ne istersin? 
- çok güzel klibi olan bir şarkı dinledim geçen, onu açayım, 
- olur, 
- bunlar sevgili mi? 
- evet. 
- erkek erkeğe sevgili olur mu? 
- sadece sikişirler mi erkekler, pekala olur? 
- hangisi pasif? 
- ne önemi var? 
- ben aktifim, sevgili olmam. 
- peki, şarkıya kendimizi bırakalım mı? 
- olur, senin de sevgillin olacak mı bir gün? 
- bilmem belki bir gün. 
- sevgili olunca böyle şeyler mi yaparlar? 
- nasıl? 
- kitap mı okurlar, birden bire öperler mi birbirlerini? 
- evet. 
- tıpkı karım ile yaptığım gibi mi? 
- evet, tıpkı karın ile yaptığın gibi. 
- şarkı güzelmiş. 
- peki klip. 
- niye öldürüyor ki? sikişemediği için mi? 
- aşktan yapıyor sanırım. 
- erkek erkeğe aşık mı olmuşlar? 
- evet. 
- bir de öldürüyorlar? 
- evet. 
- hadi içine gireyim. 
- şarkıyı kapatayım mı? 
- yok kalsın, güzel şarkı. 

marihuana , bir ayının ince gözleri , çocukluk fotoğrafı, sevgisiz ankara.


16 Ağustos 2017 Çarşamba

xwen


   Yakup'u özlüyorum blog. bu özlemenin kendisi, yakup'a has mı emin değilim, özlediğim kişi belki de şimdi yakup değil, üniversitede, yemekhanede, üstüne uymayan kot ceketli, saçları dağınık, tütün saran varsa şansı birilerinden camel soft içen o çocuğu özlüyorum. Yok. Şimdi karşısına çıksam, onun olmadığını biliyorum. Yüzüne bağırmak isterdim, "bizi ne kirletti? bizi ne kirletti?" Kar neden yağar, diye bağıran gölgesizler kitabından fırlama.

                                       bu yüzsüz çağda, sen içimde duruyorsun büsbütün*

   Esra var, iyi arkadaştır, kuzeni 5.kattan aşağı bıraktı kendisini blog. Pek tanımam kendisini, Esra'yı da, aramadım da zaten, intihardan sonra aranmaz, tanıdık, eren filan sordum, "neden yapmış?" kimse bilmiyormuş, biliyormuşça saklıyorlarmış gibi hissetmek istedim. Kanayan bir yaradan dolayı ölsün istedim. En azında değecek bir şey. Bir sevdicek. 


   Kimi sevmeye çalışsam olmuyor blog. Kirli. Çürümüş. Nuriye ve Semih'e bile az kişi gelmeye başladı. Midem kaldırmıyor blog. Savoy'a sık takılır oldum. Geçmişimi arıyorum blog. Bize yedirilmeyen geçmişimi. 

   Savoy'da dünya umrunda olmayan ibnelere bakınca, için için kendime kızıyorum. İçin için piste buyur ediyorum kendimi. "İntihar etmeyeceksek, dans edelim bari?" 

   Ozan'ın anlattığı, çocuğu stalkladım blog. Aynur doğan severmiş. Yakup; sevdirmişti bana Aynur doğan'ı, Ulucanlar, ilkokulun karşısındaki evde, okul çıkışı gibi şen bir sesle, "Bu kim?" demiştim, bilmediğime kızıyordu, onları tanımadığıma, onları bilmediğimize, tanınmak sorununu için içine indirmişti. Ozan'ın yerinde olsam, o çocuğu severdim. Birilerini sevmek için erken bir yaşta. Çocuğun, internette bir fotoğrafını bulunca, ağladım blog. 

                                              bir küfür gibi evde oturuyorum*

   Savoy'da Ankara Tıpçıyı gördüm. Sevdiği şarkıyı "strangers by night" şarkısını açtım, serbest müzikten. Yanıma geldi. "Seni gördüğüme sevindim." dedi. Yüzüne baktım. Aşağılıkkompleksi akıyordu. Eve geldik. Eren ile sohbet etti. Eren hastanede çalışmadığı için ona ilginç geliyordu anlattıkları. Kahve yaptım. Kahve kokusu sardı. Mazzy açtım. Ozan'a yazdım. Onlar konuşurken. İğrendim sonra Ozan'dan da. İğrendim herkesten. "Dağılın lan" demek istedim. İçeriye girip AtErdoğan'ın kafasını kesmek sonra. Shinning. Görüşmemeye yine karar verdim sikik doktor ile. 

   Beşir yine aradı blog. Her şehirdışına çıktığında, benden para istemesinden, paramın olmamasından, her parasız kaldığımda, üniversitedeki korkunç yıllarıma döneceğimi sanmaktan yoruldum. Ölsün istedim blog. İnşaattan aşağı düşsün, iş kazası densin, 3. sayfa haberi olsun istedim. 

                                        benim mutsuzluğumu da borçlu değil misin bana?*

 Beni kendi abisinden, babasından tiksindiren bir hayat yaşattığı için, solcu olmalıyım diye düşünüp sendikaya gittim. Solcuların 3. sınıf tatil hikayelerini dinledim. Halkevci Hüsnü'yü düşünüp 31 çektim. 

  Yakup'u özlüyorum blog. Özlediğim yakup mu, çürüyen bir yerlerden gelen saflık mı emin değilim. Belki de aynur doğan'ı özlemişimdir. 

                                                     bana en yakın uzaklık sendin.*


* Birhan keskin'in dizeleridir.


    
   

17 Haziran 2017 Cumartesi

Alper'den Dilaver'e Saf Sevgi


   
    Geceye "Alper"den, "Dilaver"'e geçtik. Gerçek ismini öğrenmem, beni cüzdanını çalmak ile suçlayıp, "vala ya ben çalmadım, senin paranı ne yapayım, parasız çalışıyorum ben" diyerek yere bakarken, düşürdüğü yerde gördüm, küçük kahverengi noktayı. "Al bak orada!" dedim. Sarhoştu, eğilemedi, ben o an alırken, sürücü belgesini gördüm, hafif çıkık. Dilaver. Verdim eline. Rahatladı. Kırılmıştım. Kapıya yöneldim, "nereye?" dedi. "Eve." Keçiören'den Kurtuluş, taksi çok yazardı. Cebimde para vardı yine de. Geceydi. "Gel tamam, yani beni anlaman gerek". Sarhoştan empati dersleri. "Siktir lan oradan" demedim. Korktum. İnsanlar sorardı, korkmuyor musun diye? Risk hayatımız, onun için de benim için de. Bize geceleri, barları, tuvaletleri, kapalı odaları bıraktığınız için güvensiz ve risk hayat. "Sen ile sevişmeyeceğim" deyip, koltuğa kıvrıldım. Yanıma geldi. Evi inanılmazdı ayının. ve ona rağmen cebindeki birkaç kuruşunda. Gözleri çok güzeldi. Derinden ve odunsu. Katık. Porno filmi çevirdik. Dayanamadım orospu. Yanında uyuyamadım, yanında uyuyamadığım erkekler listesine bir yenisini ekledim. Horluyordu. Koltuğa çıplak uzandım. Battaniye vardı neyse ki. Canım bir şeyler okumak istedi, kırsalda tıp okuyan gay'i okudum. Yazdığı heriften beter bir ayı ile olduğumu bilse, "seni aşağılık twinky, senin gibiler yüzünden bu adamlar palazlanıyor" derdi. Hamide artık demiyor, öğrendi. Aktif ama gay değil. Kerimcan Durmaz ile ilgili yazısını okudum. Enfes. İntihar edersem, kırsala mail atmayı düşledim. Melankolik. 
   Koltuğa yığılmış iken, herif yine geldi. Sikmek istedi. "Yok" dedim. Korunmasızdık yeterince. Kondomdünya. Yanıma oturup sigara yaktı. "İyi miydi?" dedi, ben bu erkeklik yaşlandıkça azalır sandımdı, öğrenci iken , parlak bir ibne iken işte, çok duyduğum bu "iyi miydi?" lafını artık duymam sanırdım. Sevindim. Güldüm. "Neye göre?" dedim. Şimdi bu adamı öldürüp, kapıyı çekip çıksam beni bulurlar mıydı? Boşanmak üzere olduğu karısı da sevinirdi herhalde yaptığıma. Küçük koltuğa uzandı, arkadan sarıldı. "Dilaver" dedim. İsmini "Alper" dediğini anımsadı, diklendi, "Dilaver, annem derdi, gerçek ismim Oktay, herkes Oktay der" Dedi. Sarıldı. "Senin gerçek ismin ne?" dedi. Halbuki ismimi söylemiştim, büyü bozulmasın, Yusuf'a anma olsun diye, "Yusuf" dedim. 
   Sikmeye kalktı yine. Durdurdum. DUR, önümü dönüp sarıldım, sıkı sıkı. Şşşş yaptım, sakin ol kovboy, kulağına dilaver diye fısıldadım. Bu sefer değil dedim, bu sefer sadece sarılacağız,,, 
   Dinledi. Müzik yoktu. İyi güzel kadınlar hep ağlar açtım telefondan. Sarılmış halde dinledik. 
   Sigara yaktım. Oturdum. Sabaha kesiyordu gün. "Yaşadığın şu hayatın kıymetini bil lan" dedim. Biliyordu, demagojistliğim tuttu. "Karım beni terk etti," diye başladı o da söze. 
   Karısı çok alkol alıyor diye bırakmış, zaten çok paragözmüş, anadolu kadını değilmiş,,, 
  
    Bitti. 

Bu her zamankinden hallice adamlardan adamı neden anlattım? O an o sabaha kesen tandan şunu fark ettim, aslında biz ne olursak olalım, "saf sevgi"ye muhtacız. O saf sevgi bize biçilen alanlarda bulunursa işte böyle sikiş değil sadece sabaha kesen sohbet çıkıyor, annesini hatırlatıyor insana, karısını, bir şarkı üstelik sevmediği tarz belki de, samimi bir şey oluşuyor sanki, 

Ondandır Seçin ile anlaşamayıp, hala LGBTİ derneği'ne desteğim, ondandır Kinem gelmedi diye suçlamam konuşmamam, ondandır Diren'i sevmem, Ondandır Eren'in bulaşıklarını yıkamam, Ondandır İngilizce. 

Bugün beni Aspava'ya götürdü ve ben travmalar ile örülü vücudum, Aspava'ya giremeyen ben, gittim onla. Kavga bile ettik, Aspava'nın acısını çıkarttık geçmişimden. Ona geçmişimde "hırsız" olduğumu ama kendisinden bir şey çalmayacağımı iletince, sevmediğim , kaderim olan cümleyi söyledi: Sen iyi bir insansın, biliyorum. 

Çay soğuk diye kızdık. Karısı nedeni ile uzaklaştırma almış. Biraz konuştum, kadın hakları felan. Dışarda bir de kahve içtik. Bana bir ara "hayatım" dedi. 

 O saf sevginin kimden geleceği belli olmuyor, gelirse cinsiyeti ne olursa olsun insandır kabul ediyor, içine alıyor, sarmalıyor, bırakası gelmiyor.